Kıyıköy; sıkça duymaya başlamıştım adını. Her duyduğumda da biraz daha merak ediyor, merak ettikçe araştırıyor, her defasında da karşıma yeni bir şeyle çıkıyordu. İstanbul’a yakınlığı da cezbediyordu. Gitmeye, görmeye karar verdim. Deniz, tarih ve doğa iç içeydi. Konaklama konusunda pansiyonlardan başka seçenek yok gibiydi, öyle de oldu. İnternetten araştırınca konum olarak en güzel yerin “ sahil pansiyon” olduğuna karar verdim, fiyat konusunda da anlaşınca rezervasyon yaptırdım.
Ve bir sabah erkenden çıktık yola. Aslında Çerkezköy gişelerden yol daha kısaymış ama ben saray gişelerden girerek yolu biraz uzatmış oldum. Olsun yeni ve farklı yerlerde görmüş oldum. Çerkezköy gişelerden sonra tabelaları takip ederek Saray’a ulaşıyorsunuz. Buradan da Orman içinden, bazen tepe çıkarak, bazen yokuş inerek yaklaşık 15-20dk. lık bir yoldan sonra varıyorsunuz Kıyıköy’e. Kıyıköy, Kırklareli Saray ‘a bağlı, Karadeniz kıyısı olan sırtını ormana yaslamış, önünde hırçın bir deniz olan Karadeniz’e kucak açmış, küçük, şirin, tarih kokan bir balıkçı köyü.
Öylesine tarih kokuyor ki köy merkezine girmek için “sur” dan bir kapıdan geçmek zorundasınız. Kısmi yeni yapılaşmalar göze çarpsa da genel olarak, eski evlerden oluşuyor köy. Ara sokaklarda tarih daha çok kendini gösteriyor. Cadde üzeri genel olarak mevcut günümüz yapılanmanın etkisinde kalmış. Köy her iki tarafı uçurum olan bir tepe üzerine kurulu ve her iki taraftan da doyumsuz bir manzara sunumu veriyor. Bir taraf balıkçı barınağına bakarken diğer taraftan uçsuz bucaksız bir orman ve deniz manzarası çıkıyor karşınıza. Köyün hemen bitiminde fırtınalı gün ve gecelerde gemilerin kılavuzu bir deniz feneri mevcut.
Sahil pansiyon merkezin biraz dışında kalıyor ve köy girişinden ayrılan toprak bir yoldan gidiliyor. Yol üzerinde Kıyıköy’le özdeş barajın uzantısı olan ırmağın üzerinden geçiyorsunuz. Suların coşkun zamanlarında denize kadar ulaşan ırmak pansiyonun hemen önünden Karadenizle dostane kucaklaşıyor. Bölge su havzası konumunda olduğu için hiçbir şekilde yapılaşmaya izin verilmiyor, ancak çadır kamp için belirli alanlar ayrılmış ve küçük tesislerle ihtiyaçlar giderilecek duruma getirilmiş.
Çay ikramıyla karşıladı bizi Kâmil amca. Yaşına olgun tam bir İstanbul beyefendisi çıktı karşımıza. İlk kurulumunda yazlık olarak kullanırken zamanla istek ve ihtiyaçlar doğrultusunda burasını pansiyona çevirdiğini, yazın buralarda eşinin de desteğiyle vakit geçirdiğini, kışın ise sezonu kapattıktan sonra İstanbul’da yaşadığını, Kıyıköy’ü, tarihini, neler yapılacağını… Her şeyi anlattı bize. O anlatmaktan biz dinlemekten sıkılmadık. Sahil pansiyon; üç katlı bir ana yapı, bahçesinde ahşap bungalov tarzı küçük ama şirin ve her türlü ihtiyaçları gidermeye hizmet eden beş tanede oda dan oluşuyor. Kendisi de ana binanın arka cephesinde eşiyle oturuyor.
Deniz pansiyonun hemen önünden başlıyor ve çok büyük bir alanı kaplayan kumsalı var. Çoğu zaman dalgalı olduğu için denize girmek için en güzel yerler doğal koylardı ve biz de öyle yaptık.
Bizanslardan kalma bir de manastırı vardı ki benim en çok görmek istediğim yerlerden biriydi. Bir dağın altına ve kayalıkların içine oyulmuş adeta. 6.yüzyıl dan kalma her santimetre karesi tarih kokan, ama acı tarafı da odur ki sahipsizdi. Tıpkı sahip çıkmadığımız diğer değerlerimiz gibi. İçim acıyarak gezdim biraz da.
Birkaç kez gittim ve her defasında elinde davulu sözde turistleri gezdirmek isteyen, belki biraz da sahiplenen hep aynı adamı buldum önünde beklerken…
Hemen önünden geçip elli mt kadar yürüdüğünüzde bir buz gibi suyu olan bir çeşme karşılıyor sizi. Suyundan içip çeşmenin yanında çimenlerin üzerine uzanınca ve gözlerinizi sonsuz maviliğin derinliklerine odakladığınızda, uzaklardan gelen birkaç kuş sesi yalnızlığınıza ortak olduğunda, biraz öteden ırmaktan da bu sese ortak bir ses bulduğunuz da “ aklımı seveyim, iyi ki gelmişim buraya …“ dememek için hiçbir mazeretiniz olamaz bence.
Buraya kadar geldik, ne yiyeceğiz derseniz tabi ki balık derim. Köyün girişinde ve merkezinde muhtelif balık restoranları mevcut. Önceden küçük bir keşif gezisi yaparak hem ortamı görmüş, hem de fiyatları konusunda bilgi sahibi olabilirsiniz. Biz tercihimizi köyün hemen girişinde denize ormana bakan taraftaki restorandan yana kullandık. Usta bize balık olarak kalkan balığı tavsiye etti ama bütçemizi aşınca (avlanması zor olduğu için gramla satışı yapılıyormuş) tercihi başka bir balıktan yana Ona bıraktık. İyi ki de öyle yapmışız. Daha önce yemediğim bir balık türüydü şimdi bile ismini hatırlayamıyorum.
Özetle mavinin ve yeşilin tarihle buluştuğu bir yer : KIYIKÖY





